Çıplak Kral’ın Hikayesini

Bilmeyen Var mı?

HİKAYENİZİ

Ülkelerin birinde bir kral yaşarmış. Bu kralın aklı- fikri güzel ve gösterişli kıyafetler giyerek, ne kadar muhteşem ne kadar olağanüstü olduğunu görüp, duymakmış. Yardımcılarını dünyanın dörtbir yanına gönderir, “bana kimsede olmayan kumaşlar bulun, en yetenekli terzileri sadece benim için çalışsınlar diye sarayıma getirin”dermiş.

Günlerden birgün kralın kulağına bir haber ulaşmış: Sadece çok özel insanlara, çok özel kumaşlar dokuyup, muhteşem elbiseler yapan iki terzi varmış. Bu terzilerin hazırladığı elbiseler dillere destanmış… Terzilerin hünerlerini duyan kral hemen emir vermiş, “bu terziler tez zamanda bulunup saraya davet edilsin” diye. Terziler bulunup saraya getirilmiş.

Kral, terzilerden hemen çalışmaya başlamalarını ve kendisi için kimsede olmayan, bugüne kadar hiç dikilmemiş, dünyanın en muhteşem en olağanüstü elbisesini dikmelerini istemiş… Terziler kafa kafaya verip başlamışlar çalışmaya. Sürekli dokuyacakları kumaşın ne kadar özel olacağından ve kralın bu kumaştan diktikleri elbiseyi giydiğinde nasıl muhteşem görüneceğinden bahsedip, kese kese altın ve mücevher istemişler. Kral ne isterlerse, ne kadar isterlerse hesabını yapmadan gönderiyormuş bizim terzilere… Çünkü onun aklında birtek şey varmış: Dünyanın en muhteşem en olağanüstü elbisesine sahip olmak!

Kralın kafasını karıştıran, onu günlerce uykusuz bırakan tek şey terzilerin işe başlarken bu elbise ilgili anlattıklarıymış: Bu elbise öyle farklı öyle gösterişli olacakmış ki sadece akıllı olanlar görebilecekmiş. İlk duyduğunda bu fikir kralın çok hoşuna gitmiş… “Elbisemi giydiğimde kimin akıllı kimin aptal olduğunu bir bakışta anlayabileceğim” demiş.

Terzilerin kral için hazırladıkları elbisenin sadece “akıllı” insanlar tarafından görülebileceği dedikodusu kısa sürede kulaktan kulağa yayılmış.

Günler geçip gittikçe, kese kese altınlar terzilere teslim edildikçe kralın merakı da iyice artmış; sırayla yardımcılarını terzilerin ne yaptıklarına bakmaya göndermiş. Bir yandan da “bakalım yardımcılarım akıllı mı değil mi, şimdi anlayacağız”diyormuş. Terzilerin çalıştığı odaya giren her yardımcının ağzı hayretler içinde açık kalmış… Birkaçı terzilerin boş tezgahlarda harıl harıl nasıl çalıştığını görüp inanamamış. Birkaçı ellerine verilen hayali kumaşı inceleyip, ne kadar parlak ne kadar hafif olduğunu dinlemiş… Ama hiçbirisi kralın huzuruna çıktığında “ne kumaş ne de elbise yok…” diyememiş. Akıllı olmak başa bela, hepsi de ağız birliği edip “Muhteşem! Olağanüstü!” demiş.

Ve günler günleri, haftalar ayları kovaladıktan sonra beklenen gün gelmiş. Terziler ellerinde kral için hazırladıkları “muhteşem, olağanüstü” elbise ile kralın huzuruna çıkmışlar. Kral gözlerine inanamamış. Evet, hayatında böyle bir elbise görmemiş… Ve terzilerin elbiseyi kendisine giydirmelerine izin vermiş. Elbisenin giydirilmesi saatler sürmüş. Nihayet kral, halkını yeni elbiseleriyle selamlamak için hazır olmuş!

Önde kral, arkada yardımcıları halkı selamlamak için yürümeye başlamış. Yürüdükçe “Muhteşem! Olağanüstü!” fısıltılarını duyan kral, “işte benim halkım… hepsi de çok akıllı ve hepsi de elbisemi gördü…” diye mırıldanmış. İşte ne olduysa o an olmuş ve kalabalıktan sıyrılıp en öne çıkan bir çocuk bir anlık sessizlikten faydalanıp “kral çıplak, kral çıplakkkkkkkk” diye bağırmaya başlamış…..

Kral çıplak mıymış? Terziler gerçekten kralın istediği “muhteşem, olağanüstü” bir elbise mi yoksa görünmeyen bir elbise mi dikmişler? Peki ya çocuk? Çocuğa ne olmuş? Kim akıllı, kim aptalmış?

Biz de hikayenin sonunu anlatanın anlattığı kadarıyla biliyoruz.

Gelelim bizim hikayemize… Yaptığımız işi “iletişim” olarak tanımlıyor, iyi bir iletişimci olmanın sırrının da iyi bir hikaye anlatıcısı olmaktan geçtiğine inanıyoruz. Modern zamanların hikaye anlatıcıları olarak yazıyor, çiziyor, tasarlıyor, fotoğraflıyor ve görüntüleyerek doğru hikayeyi en etkili şekilde anlatmaya çalışıyoruz.

Belki de anlatılması en zor hikaye insanın kendisine ait olan…

Sahi, sizin hikayeniz ne?