SEMİNER / MİLBON GENÇ KUAFÖRLER ZİRVESİ- ANKARA

BİR MÜŞTERİ KUAFÖRÜNDEN NE İSTER?- 2019


BİR MÜŞTERİ KUAFÖRÜNDEN NE İSTER?

“Kuaför zamanım gelmiş”

“Dip boyam yapılacak..”

“Çok kesmeyelim, sadece ucundan kırıkları alalım mı?”

“Yok, kendim boyadım evde…”

Hani bazı cümleler vardır, sadece kadınlar için bi’anlam ifade eder. Havamız nasıl olursa olsun ayda hiç yoksa bir kez uğradığımız “kara kutumuz” kuaförlerimiz… Peki, biz kadınlar ne isteriz onlardan? Şöyle havalı bi’saç kesimi? Yoksaaa evdeki kaynanayı çekiştirmek için azıcık mola mı? Şaka bi’yana hepimizin çoğu zaman sığındığı gizli mabetler bence kuaför salonları.. Şimdilerde manikürü, pedikürü, cilt bakımı, kaş aldırması… ayrı mekanlarda olsa da hepimizin pekçok hatırası var, olacak da o kuaför salonlarında…

Kuaförlük zor zanaat, henüz Türkiye’de yeterince okulu, kursu yok.. Öyle olunca değer bilmezi, aman işte kuaför olmuş diyeni çok!

Kuaförlük büyük zanaat! El ile yapılıp maharet sergilenen;  gönül alıp, mutlu edilen, memnun gönderilen! Bu zanaatı icra eden meslek erbabının yılların emeğini markaya çevirmesi, kestiği her saç da attığı imzayı kişisel bir markaya çevirmesi yıllar alır şüphesiz.. Rekabetin bolca yaşandığı kuaför savaşlarında imaj ve marka yönetimi için Türkiye’nin farklı şehirlerinden kuaförlerle bir araya geldik. Bir müşteri ne ister? den “ne olacaktı” ya tatlı bi’geçiş yaptık.

Konuşmanın sonunda kıssadan hisse bir masalla “siz kendi değerinizi bileceksiniz ki müşteri de size değer versin” dedik…

“SÖYLE BABA, BEN NE KADAR DEĞERLİYİM?”

Uzak diyarlardan birinde yaşlı bir baba ile oğul yaşardı. Baba-oğul günlerini beraber geçirir, birlikte çalışır, akşam olunca birlikte eve dönerler, uzun günün sonunda uykuya dalarlardı. Böylece günler günleri kovalar, mevsimler mevsimlerden sıra almaya bakardı… Bizim oğlan gel zaman git zaman büyüdü, serpildi delikanlı oldu. Büyüdükçe de bi’haller oldu ona…Yemesi, içmesi, sohbeti…. Uzun uzun uzaklara dalar gider olmuştu. Yaşlı baba günlerce oğlunu izledi, dinledi… Bir baba bilirdi: Evladının içini kemiren bi’şey vardı…

Yine  çalıştıkları bir günün sonunda eve dönerlerken yaşlı baba dayanamadı sordu: “Oğul, çalışkan, kıymet bilen, özü sözü bir oğul, anne yadigarı oğul.. İçini kemiren, seni alıp uzaklara götüren herneyse bilmek isterim, duymak ister, yardım etmek isterim…” Oğul gözlerini yerden kaldırdı ve sordu: “Baba sence ben ne kadar değerliyim?” Baba, oğlunun sorusunu tekrarladı: “Sen ne kadar değerli misin?” Evet dedi oğlan, “söyle, ben ne kadar değerliyim? Benim değerim ne kadar?”  Yaşlı baba, “az sabret hele, bunun cevabını evde vereceğim” dedi. Merak içinde kalan oğlan koşar adımlarla eve varması için yol boyu zorladı: hadi baba.. hadi baba! Eve vardıklarında babası ona bahçede beklemesini söyledi ve içeri girdi. Birkaç dakika sonra avucunda yumruk büyüklüğünde kırmızı mı kırmızı, adeta alev alev yanan bir taş parçasıyla geri geldi. Bu da neydi şimdi? Merakla beklediği sorunun cevabını öğrenmek için koşar adımlarla gelip, bahçede bekleyip şimdi şimdi ne yapıyordu babası? Yaşlı baba oğlunun aklından geçenleri birer birer okudu gözlerinde.. okudukça keyiflendi, keyiflendikçe ağırdan aldı. Önce kırmızı, alev alev yanan taşı oğlunun avucuna koydu ve yavaşça kapattı sabırsız avucu… Sonra sonra konuşmaya başladı: “Madem ne kadar değerlisin merak ediyorsun, madem değerinin ne olduğunu görmek istiyorsun o zaman gidip kendin öğrenmelisin, bunu ben söyleyemem sana.. Sadece yol gösteririm…. “ dedi. Oğlan şaşkın, “bu elime tutuşturduğun taş da neyin nesi, bununla ben nasl değerimi ölçerim ki” diye tasalana tasalana konuşmaya başladı. Yaşlı baba boşta kalan elini oğlunun omuzuna koyup, “dinle oğul, bu taşı yarın yanına al ve kentteki sanat galerisine git, oradaki galerinin sahibine göster ve bu taşı satıyorum almak ister misin diye sor…” dedi. Oğlanın kafası iyice karışmıştı. Saatler geçmedi, gün batmadı, yıldızlar çıkmadı, ay görünmedi de bi’türlü sabah olmadı o gece oğlana…

…………….

Masalın devamı ve marka değeri oluşturmak için haberleşelim.

.